Dağın Öte Yüzü

D

Mülkiyeliler Birliği’nde bir imza gününün sevincini yaşamış; hemen ardından Ece Ayhan’ın yaşamının derinliklerine dalan bir sohbete başlamıştık ki, bir deprem haberi geldi: Anadolu Ajansı Yaşar Kemal’in vefat ettiğini duyurdu. İki satırlık bu haber beni tam 22 yıl öncesine götürdü… 1993 yılının Mart ya da Nisan ayıydı sanırım. Aynı okuldan dört arkadaş Yaşar Kemal’in evinin kapısını çalmış,  bir röportaj yapmıştık onunla. Edebiyatla ilgilenen birisi olarak, Türk  Edebiyatı’nın  ustalarından birisi ile oturup sohbet etmek, Tilda Kemal’in kurabiyelerini yemek, Yaşar Kemal’in cüssesiyle tezat mütevazılığını görmekti  belki de o andan sonra edebiyattan kopamamamın sırrı.

Yaşar Kemal yarın Teşvikiye’den son yolculuğuna uğurlanacak, Tilda’ya kavuşacak. Arkadaşları, sanatçıları onlarla ilgili anılarını anlatacak, devlet erkanı onu övecek belki de… Ama bilirim, bana sıra gelmeyecek kesinlikle. Yirmi küsür yıl öncesinin,  başında kavak yelleri  eserken bir yandan üniversiteye hazırlanan, bir yandan da rotasını çizmeye çalışan dört gencinin kendince dağa çıkma macerasını kaleme almıştım o bahar. Üşenmeyip tozlu arşivimden buldum o kat yerlerinden yırtılmaya yüz tutmuş gazeteyi. Sonra da,  o dağın gölgesinde bir kez daha soluklanabilmek için üşenmeyip o  röportajı aktardım buraya.  Ve bir kez daha anladım dağların asla ölmeyeceğini…

Ankara,  Mart 2015.

Dağın Öte Yüzü…

“Dağın Öte Yüzü”; “Ortadirek”, “Yer Demir Gök Bakır” ve “Ölmez Otu” adlarındaki eserlerden oluşan bir roman serisi. Bizim asıl değinmek istediğimizse, bu romanların yazarı Yaşar Kemal…Bir başka deyişle, edebiyatımızdaki yazarlar silsilesinin en yüksek, en heybetli dağı…

O kadar heybetli ki, biz onunla röportaj yapmak için kollarımızı sıvarken arkadaşlarımız ona erişemeyeceğimizi söyleyerek bizi bu işten vazgeçirmeye çalıştılar. Sonunda kendisiyle görüşme fırsatını yakalayabildik. Mütevazı bir apartmanın giriş katındaki dairesine gittiğinizde eşi bizi içeri aldı; salondaki masanın çevresine dizilip beklemeye başladık. Bir yandan da etrafa göz atmayı ihmal etmiyorduk. Biz salonun koskoca duvarını kaplayan kitaplıktaki kitaplara, raflardaki ödül ve plaketlere bakıp, heyecandan titrerken, bir odanın kapısı açıldı ve içeriye Yaşar Kemal girdi: Kır saçlarını, yaşadığı yetmiş yılı inkar edercesine dinç, küçük dağları aratmayacak kadar boylu poslu, gülümseyerek bize “Günaydın” diyen bir adam…

Kendimizi teker teker tanıttıktan sonra ilk sözü ben aldım. Tedirginliği hala sürüyordu. Oldukça ciddi bir tavırla konuşmaya başladım: “Efendim, bu röportajı yapma fırsatını verdiğiniz için kendim ve arkadaşlarım adına size teşekkür ediyorum. Tüm dünyaca tanınan sayılı yazarlarımızdansınız. Öncelikle…”

Yaşar Kemal birdenbire sözümü kesti: “Nutuk atmayı kesti konuya girelim. Aslında güzel nutuk atıyorsun ama sabah sabah çekilmiyor. Nutuğunu başka zaman dinleriz. Şimdi sorularınızı sormaya başlayın!”

Ardından, bizim şaşkın yüzlerimize bakıp, gülmeye başladı. Babacan bir tavırla bana sarılıp gönlümü aldıktan sonra, biz de başladık gülmeye. Yaşar Kemal’in resmiyetin buzlarını bir anda kırıvermesi oldukça sevindimişti bizi. Bir ara, “Buzlar kırıldı ya, dağın ötesine geçmek kolay” diye düşündüm. Sırayla sorularınızı sormaya başladık.

* Eserlerinizin edebiyat kitaplarına alınması gündemde. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?

Günümüzde, dünyanın her yerinde aynı eğitim sistemi uygulanmakta. Bu eğitim sistemi Greklerden Romalılara geçmiş, oradan da bize kadar gelmiş. Öğretmen bir sınıfta ders anlatıyor, öğrencilerse onu dinleyip not atıyorlar. Pratik yok. Her şey teorik. Oysa ben bu şekilde bir eğitime karşıyım. İnsanlar eğitimde doğayla, üretimle başbaşa olmalıdır. Böyle bir eğitim dünyada sadece Türkiye’de, Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulan Köy Enstitüleri sayesinde oldu, ancak şimdi yok. İnsanlar doğayla başbaşa olsalardı, savaşlar tamamen kalkmazdı belki ama oldukça da azalırdı. Hiroşima’ya atom bombasını atanlar da attıranlar da bu eğitim sisteminden gelenler değil miydi?

* Dünya kültür akademisi üyesi olan tek Türksünüz. Bize bu akademiyle ilgili bilgi verebilir misiniz?

İsveç Bilimler Akademisi ile Fransız Kültür Akademisi’nin çabalarıyla kurulmuş. 21 ülkeden 40 üyesi var; üyelerin çoğu Fransız. 30 Nisan’da toplanıyorlar.

*Sizce Türkiye edebiyatının dünya edebiyatındaki yeri nedir?

Çok güzel bir soru. 20. yüzyılın başlarında Nazım Hikmet, Sait Faik, Orhan Kemal gibi edebiyatçılarımızla büyük atılımlar gerçekleştirildi. Ancak  şimdi Türk edebiyatı ateş çemberi içinde. Bir eser yazıp bastırmak zor; çeviri yapacak kişi yok, bu yüzden de tanımıyoruz. – Benim romanlarını da eşim Tilda çevirdi İngilizce’ye. – İyi eserler verilmiyor demek istemiyorum, ama bunlar sayıca çok az. Gençler de pek ilgilenmiyor. Yine de geleceğe umutla bakıyorum.

* Şu sıralar hangi kitapları okuyorsunuz? Sevdiniz yazarlar kimler?

Binbir Gece Masalları’nı okuyorum.- Bilmem kaçıncı kez -. Bir de Sait Faik’i severim. Müthiş öyküleri var, anlatımı güzel.

* Sait Faik olsun, Orhan Veli olsun bir çok ünlü yazar ve şair öğrenimini yarıda bırakmışlar. Siz de ortaokul son sınıftan ayrılıp ünlü bir yazar oldunuz. Okuldan ayrılmanın – yazarlık açısından -bir hikmeti mi var?

Benim okuldan ayrılmam daha çok ekonomi sorunlar yüzündendi. Bir ara Ramazanoğlu Kütüphanesi’nde memurluk yaptım. O sıralarda çok kitap okudum ve kendimi yetiştirmeye çalıştım. Sanırım önemli olan da bu. Ben “alaylı” bir yazarım. Ancak günümüzde öğrenimi tamamlamış bir çok ünlü yazarlar da var.

* Aziz Nesin, Yahya Kemal gibi bir çok sanatçı kendi adlarını kullanmıyorlar eser verirken. Sizin asıl adınız Kemal Sadık Göğçeli. Neden “Yaşar Kemal” adını aldınız?

Korktuğum için. Ankara’da gazetecilik yaptım sırada İnce Memed’i yazdım. Yayınlatacağım zaman Abidin Dino Bey bana, “hangi isimle imzalayacaksın bu eseri?”, diye sordu. “Kendisini ismimle” deyince de, “Olmaz, başım derde girer. Sana bir isim bulalım” dedi. Oturup “Yaşar Kemal” ismini bulduk. Polis beni ancak üç yıl sonra bulabildi. Tabii bu arada İnce Memed yayınlanmış, ben de meşhur olmuştum; bu yüzden bana dokunamadılar.

* Şu sıralar hangi eserler üzerine çalışıyorsunuz?

Binboğalar Efsanesi’ni piyes haline getirdim; yeni bitti. Şimdi bir iki roman yazmayı düşünüyorum: “Ada”, “Anavarza” adlarında ama yazmaya vakit bulamıyorum.

* Günlük yaşantınız nasıl? Ünlü olmanın getirdiği zorluklar var mı?

Belirli çalışma saatlerim falan yok. Kimi zaman sabahları yazarım, kimi zaman da öğleden sonraları. Ziyaretçilerim de çok oluyor -bilhassa öğrenciler-, bu yüzden yazmmaya pek vakit kalmıyor, ama şikayetçi değilim.

* Sabahları yürüş yaptığınızı öğrendik. Başka hobileriniz de var mı?

Koskoca adamım ama hala bilye biriktiriyorum. Dünyanın dört bir yanından gelme bilyelerim var. Az sonra onları da gösteririm size. Bir de iyi uçurtmacıyım. Şimdi mevsimi değil. Ha, unutmadan, iyi de küfür ederim! Bunu bana Dünya Kültür Akademisi’nden bir bayan söyledi. Eserlerimi okumuş; gelip bana “Eserlerinizdeki kahramanlar ne kadar sıkı küfür ediyor” dedi!

* Sanırım Hasan Tez ile ilgili bir de anınız var. Bize anlatır mısınız bu anınızı?

Ankara’daydım. Beni zamanın politikacılarından Hasan Tez ile tanıştıracaklardı. Takdim ederlerken “Yaşar Kemal, Cumhuriyet Gazetesi’nden” dediler; çıkaramadı. Sonra, “İnce Memed’in yazarı Yaşar Kemal”, dediler. Hasan Tez bu sefer de beni hatırlamayınca, “Nobel Adayı” denildi. Bunun üzerine sordu: “Nobel hangi vilayetin kazası?”.

Ertesi gün, beni arayıp şaka yaptığı söyleyince kadar iş işten geçmişti tabi…

* Sizce gençlerin edebiyata yaklaşımların nasıl? Edebiyatla ilgilenen gençlere neler tavsiye edersiniz?

Gençlerin pek fazla okuduklarını söyleyemem. Her gün görüyorum, küçücük çocuklar, gençler, civarda kim varsa, sabahtan akşama kadar kapının önünde top oynayıp gürültü yapıyorlar. Onlara çok kızıyorum. Keşke okusalar. Magazin gazetesi bile okusalar razıyım. Yeterki okusunlar. Hepinize tavsiyemdir zaten. Bol bol okuyun, çok okuyun.

* Televizyon programına katılmadığınızı duyduk. Bunun sebebini öğrenebilir miyiz?

Televizyon sevmem. İnsanoğlu yaratıcıdır. Sinemada yaratıcılık yok. Ancak okuyunca yaratıcılık gücü artar. Bir “ova” sözcüğü bile insanda bir çok şeyi uyandırır. Ben “ova” deyince gözümün önüne Çukurova gelir. Mavi, uçsuz bucaksız bir düzlük… Başkası ovayı değişik şekilde, kendinin yaşadığı şekilde hayal eder.

* Kültür hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Coğrafi çevre ve ihtiyaçlar doğurur kültürü. İnsan böylelikle değerlerini yaratır; yerel, ulusal kültür doğar. Bu, kişiliğin oluşması için temeldir. İnsan yabancı kültürlerle de tanışarak kişiliğini tamamlar, çevre kültürlerle tanışmadıkça eksik kalır. Ulusal kültür, dünya kültürüne eklensin ki iyi bir yere gelelim. Kültür Akademisi’nin önemi de buradan geliyor. Dünya bozuluyor. Ulusal kültürlerinin birbirlerini beslemesini amaçlıyoruz; bugüne kadar yapılageldiği gibi birbirlerini yoketmelerini değil!

Sorularımız bitmişti. Birkaç fotoğraf çekip bilye koleksiyonunu gördükten sonra Yaşar Kemal’e teşekkür edip vedalaştık. Evden ayrılıp sahile doğru yürümeye başladığımızdaysa aklımız hala o “heybetli dağ”daydı. O, buzları kırdıktan sonra ne kadar kolay olmuştu her şey. Bir anda kendimizi dağın öte yüzünde, Çukurova kadar sıcak bir dost sohbetinde buluvermiştik.

Kısacası, dağın öte yüzü verimli, üretken, sevecen ve şefkatli. Çukurova gibi…

Röportaj: Gökhan Savaş Tolu, Denizhan Nacar, Kerem İçelli, Barış Ekdi

Derleyen: Barış Ekdi

Özel Kaşgarlı Mahmut Özel Deneme Lisesi, Genç Gazete, Sayı:15, 30 Mayıs 1993.

 

Barış Ekdi

Barış Ekdi

Deneyimli rekabet uzmanı, uyumluluk uzmanı, yazar ve kişisel gelişim meraklısı...

Daha fazla bilgi için menüden “HAKKIMDA” sayfasına bakınız.

İletişim